Karanlıkta Kalan Çığlıklar: Faili Meçhul Cinayetlerin Sessiz Yüzü
Yazının Giriş Tarihi: 22.05.2026 16:57
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.05.2026 22:59
Faili meçhul cinayetler, bu ülkenin yıllardır kanayan en büyük yaralarından biri olmaya devam ediyor.
1980 öncesinden bugüne kadar uzanan karanlık süreçte işlenen sayısız cinayet, hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Her geçen gün bu zincire yeni halkalar ekleniyor; fakat ne yazık ki birçok dosya ya delilsizlik bahanesiyle kapanıyor ya da yıllarca raflarda çürümeye terk ediliyor.
Ortada ceset yok…
Suç aleti yok…
Sanık yok…
Delil yok…
Çünkü deliller ya zamanında toplanmıyor ya da bilinçli şekilde ortadan kaldırılıyor.
Asıl korkutucu olan ise bazı olaylarda devletin önemli makamlarında bulunan kişilerin bu süreçlerde adının geçmesi… Delilleri karartanlar, kamera kayıtlarını sildirenler, telefonları yok edenler, soruşturmaları yönlendirenler… İnsan ister istemez soruyor:
Bir cinayetin üstü neden örtülmek istenir?
Kim kimi koruyor?
Hangi güç, adaletin önüne geçebiliyor?
Bugün geldiğimiz noktada artık yalnızca katilleri değil, cinayetleri karartan kirli ilişkiler ağını konuşuyoruz.
Daha yakın zamanda gündeme gelen Gülistan Doku dosyasında ortaya atılan iddialar, toplum vicdanını derinden yaraladı. Yine Dorukhan Büyükışık olayında konuşulanlar, insanların devlete olan güvenini sarsacak boyutlara ulaştı. İddiaların odağında yalnızca sıradan kişiler değil; bürokratlar, mülki amirler, emniyet mensupları, hatta çeşitli kamu görevlileri vardı.
Bir şehirde cinayet işleniyor…
Birileri cesedi saklıyor…
Birileri delili yok ediyor…
Birileri kamera kayıtlarını siliyor…
Birileri dosyayı yıllarca rafta bekletiyor…
Ve herkes susuyor.
İşte toplumun en büyük korkusu tam da burada başlıyor. Çünkü vatandaş, hakkını aramak için devletin kapısını çaldığında o kapının yüzüne kapanmasından korkuyor. Adalet arayan aileler yıllarca evlatlarının akıbetini öğrenemeden yaşamaya mahkûm bırakılıyor.
Eski bir deyim vardır:
“Dul bir annem var, bir namussuz sürekli onu rahatsız ediyor” diyen adama arkadaşları,
“Git kadıya şikâyet et” der.
Adam ise çaresizlik içinde şu cevabı verir:
“Annemi rahatsız eden zaten kadının kendisi… Ben şimdi derdimi kime anlatayım?”
Bugün toplumun yaşadığı çaresizlik tam olarak budur.
Elbette görevini namusuyla yapan, devletine sadakatle hizmet eden hâkimleri, savcıları, polisleri, askerleri ve bürokratları bu sözlerin dışında tutuyoruz. Ancak makamını, kimliğini, devletin aracını, silahını ve yetkisini kirli ilişkiler için kullananlara söylenecek çok ağır söz vardır.
Çünkü devlet; suçluyu koruma makamı değil, adaleti sağlama makamıdır.
Faili meçhul cinayetlerde en büyük sorunlardan biri de “gizlilik kararı” adı altında dosyaların toplumdan kaçırılmasıdır. Yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler elbette önemlidir; fakat geç gelen adalet, vicdanlarda açılan yarayı kapatmaya yetmez. Tam aksine, toplumun yargıya olan güvenini her geçen gün biraz daha aşındırır.
Bağımsız yargı ve özgür basın bir gün herkese lazım olacaktır.
Bu yüzden adaletin üzerindeki sis perdesini kaldırmak, yalnızca birkaç ailenin değil, bütün toplumun ortak meselesidir.
En büyük temennimiz; bundan sonra yaşanan şüpheli ölümlerin “intihar” denilerek kapatılmaması, delillerin titizlikle korunması ve faili meçhul dosyalara yeni halkalar eklenmemesidir.
Çünkü çözülmeyen her cinayet, yalnızca bir insanı değil; toplumun adalete olan inancını da toprağa gömmektedir.
Faili meçhul cinayetler, bu ülkenin yıllardır kanayan en büyük yaralarından biri olmaya devam ediyor.
1980 öncesinden bugüne kadar uzanan karanlık süreçte işlenen sayısız cinayet, hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Her geçen gün bu zincire yeni halkalar ekleniyor; fakat ne yazık ki birçok dosya ya delilsizlik bahanesiyle kapanıyor ya da yıllarca raflarda çürümeye terk ediliyor.
Ortada ceset yok…
Suç aleti yok…
Sanık yok…
Delil yok…
Çünkü deliller ya zamanında toplanmıyor ya da bilinçli şekilde ortadan kaldırılıyor.
Asıl korkutucu olan ise bazı olaylarda devletin önemli makamlarında bulunan kişilerin bu süreçlerde adının geçmesi… Delilleri karartanlar, kamera kayıtlarını sildirenler, telefonları yok edenler, soruşturmaları yönlendirenler… İnsan ister istemez soruyor:
Bir cinayetin üstü neden örtülmek istenir?
Kim kimi koruyor?
Hangi güç, adaletin önüne geçebiliyor?
Bugün geldiğimiz noktada artık yalnızca katilleri değil, cinayetleri karartan kirli ilişkiler ağını konuşuyoruz.
Daha yakın zamanda gündeme gelen Gülistan Doku dosyasında ortaya atılan iddialar, toplum vicdanını derinden yaraladı. Yine Dorukhan Büyükışık olayında konuşulanlar, insanların devlet erkanlarına olan güvenini sarsacak boyutlara ulaştı. İddiaların odağında yalnızca sıradan kişiler değil; bürokratlar, mülki amirler, emniyet mensupları, siyasiler ve hatta çeşitli kamu görevlileri vardı.
Düşünün
bir şehirde cinayet işleniyor…
Birileri cesedi saklıyor…
Birileri delilleri yok ediyor…
Birileri kamera kayıtlarını siliyor…
Birileri dosyayı yıllarca rafta bekletiyor… birileri otopsi raporunu yanlış düzenliyor...
Ve herkes susuyor.
İşte toplumun en büyük korkusu tam da burada başlıyor.
Çünkü vatandaş, hakkını aramak için devletin kapısını çaldığında o kapının yüzüne kapanmasından korkuyor. Adalet arayan aileler yıllarca evlatlarının akıbetini öğrenemeden yaşamaya mahkûm bırakılıyor.
Eski bir deyim vardır:
“Dul bir annem var, bir namussuz sürekli onu rahatsız ediyor” diyen adama arkadaşları,
“Git kadıya şikâyet et” der.
Adam ise çaresizlik içinde şu cevabı verir:
“Annemi rahatsız eden zaten kadının ta kendisi… Ben şimdi derdimi kime anlatayım?”
Bugün toplumun yaşadığı çaresizlik tam olarak budur.
Elbette görevini namusuyla yapan, devletine sadakatle hizmet eden hâkimleri, savcıları, polisleri, askerleri ve bürokratları bu sözlerin dışında tutuyoruz. Ancak makamını, kimliğini, devletin aracını, silahını ve yetkisini, kirli ilişkiler için kullananlara söylenecek çok ağır söz vardır.
Çünkü devlet; suçluyu koruma makamı değil, adaleti sağlama makamıdır.
Faili meçhul cinayetlerde en büyük sorunlardan biri de “gizlilik kararı” adı altında dosyaların toplumdan kaçırılmasıdır. Yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler elbette önemlidir; fakat geç gelen adalet, vicdanlarda açılan yarayı kapatmaya yetmez. Tam aksine, toplumun yargıya olan güvenini her geçen gün biraz daha aşındırır.
Bağımsız yargı ve özgür basın bir gün herkese lazım olacaktır.
Bu yüzden adaletin üzerindeki sis perdesini kaldırmak, yalnızca birkaç ailenin değil, bütün toplumun ortak meselesidir.
En büyük temennimiz; bundan sonra yaşanan şüpheli ölümlerin “intihar” denilerek kapatılmaması, delillerin titizlikle korunması ve faili meçhul dosyalara yeni halkalar eklenmemesidir.
Çünkü çözülmeyen her cinayet, yalnızca bir insanı değil; toplumun adalete olan inancını da toprağa gömmektedir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Fatih Gülbulak
Karanlıkta Kalan Çığlıklar: Faili Meçhul Cinayetlerin Sessiz Yüzü
Faili meçhul cinayetler, bu ülkenin yıllardır kanayan en büyük yaralarından biri olmaya devam ediyor.
1980 öncesinden bugüne kadar uzanan karanlık süreçte işlenen sayısız cinayet, hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Her geçen gün bu zincire yeni halkalar ekleniyor; fakat ne yazık ki birçok dosya ya delilsizlik bahanesiyle kapanıyor ya da yıllarca raflarda çürümeye terk ediliyor.
Ortada ceset yok…
Suç aleti yok…
Sanık yok…
Delil yok…
Çünkü deliller ya zamanında toplanmıyor ya da bilinçli şekilde ortadan kaldırılıyor.
Asıl korkutucu olan ise bazı olaylarda devletin önemli makamlarında bulunan kişilerin bu süreçlerde adının geçmesi… Delilleri karartanlar, kamera kayıtlarını sildirenler, telefonları yok edenler, soruşturmaları yönlendirenler… İnsan ister istemez soruyor:
Bir cinayetin üstü neden örtülmek istenir?
Kim kimi koruyor?
Hangi güç, adaletin önüne geçebiliyor?
Bugün geldiğimiz noktada artık yalnızca katilleri değil, cinayetleri karartan kirli ilişkiler ağını konuşuyoruz.
Daha yakın zamanda gündeme gelen Gülistan Doku dosyasında ortaya atılan iddialar, toplum vicdanını derinden yaraladı. Yine Dorukhan Büyükışık olayında konuşulanlar, insanların devlete olan güvenini sarsacak boyutlara ulaştı. İddiaların odağında yalnızca sıradan kişiler değil; bürokratlar, mülki amirler, emniyet mensupları, hatta çeşitli kamu görevlileri vardı.
Bir şehirde cinayet işleniyor…
Birileri cesedi saklıyor…
Birileri delili yok ediyor…
Birileri kamera kayıtlarını siliyor…
Birileri dosyayı yıllarca rafta bekletiyor…
Ve herkes susuyor.
İşte toplumun en büyük korkusu tam da burada başlıyor. Çünkü vatandaş, hakkını aramak için devletin kapısını çaldığında o kapının yüzüne kapanmasından korkuyor. Adalet arayan aileler yıllarca evlatlarının akıbetini öğrenemeden yaşamaya mahkûm bırakılıyor.
Eski bir deyim vardır:
“Dul bir annem var, bir namussuz sürekli onu rahatsız ediyor” diyen adama arkadaşları,
“Git kadıya şikâyet et” der.
Adam ise çaresizlik içinde şu cevabı verir:
“Annemi rahatsız eden zaten kadının kendisi… Ben şimdi derdimi kime anlatayım?”
Bugün toplumun yaşadığı çaresizlik tam olarak budur.
Elbette görevini namusuyla yapan, devletine sadakatle hizmet eden hâkimleri, savcıları, polisleri, askerleri ve bürokratları bu sözlerin dışında tutuyoruz. Ancak makamını, kimliğini, devletin aracını, silahını ve yetkisini kirli ilişkiler için kullananlara söylenecek çok ağır söz vardır.
Çünkü devlet; suçluyu koruma makamı değil, adaleti sağlama makamıdır.
Faili meçhul cinayetlerde en büyük sorunlardan biri de “gizlilik kararı” adı altında dosyaların toplumdan kaçırılmasıdır. Yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler elbette önemlidir; fakat geç gelen adalet, vicdanlarda açılan yarayı kapatmaya yetmez. Tam aksine, toplumun yargıya olan güvenini her geçen gün biraz daha aşındırır.
Bağımsız yargı ve özgür basın bir gün herkese lazım olacaktır.
Bu yüzden adaletin üzerindeki sis perdesini kaldırmak, yalnızca birkaç ailenin değil, bütün toplumun ortak meselesidir.
En büyük temennimiz; bundan sonra yaşanan şüpheli ölümlerin “intihar” denilerek kapatılmaması, delillerin titizlikle korunması ve faili meçhul dosyalara yeni halkalar eklenmemesidir.
Çünkü çözülmeyen her cinayet, yalnızca bir insanı değil; toplumun adalete olan inancını da toprağa gömmektedir.
Faili meçhul cinayetler, bu ülkenin yıllardır kanayan en büyük yaralarından biri olmaya devam ediyor.
1980 öncesinden bugüne kadar uzanan karanlık süreçte işlenen sayısız cinayet, hâlâ aydınlatılmayı bekliyor. Her geçen gün bu zincire yeni halkalar ekleniyor; fakat ne yazık ki birçok dosya ya delilsizlik bahanesiyle kapanıyor ya da yıllarca raflarda çürümeye terk ediliyor.
Ortada ceset yok…
Suç aleti yok…
Sanık yok…
Delil yok…
Çünkü deliller ya zamanında toplanmıyor ya da bilinçli şekilde ortadan kaldırılıyor.
Asıl korkutucu olan ise bazı olaylarda devletin önemli makamlarında bulunan kişilerin bu süreçlerde adının geçmesi… Delilleri karartanlar, kamera kayıtlarını sildirenler, telefonları yok edenler, soruşturmaları yönlendirenler… İnsan ister istemez soruyor:
Bir cinayetin üstü neden örtülmek istenir?
Kim kimi koruyor?
Hangi güç, adaletin önüne geçebiliyor?
Bugün geldiğimiz noktada artık yalnızca katilleri değil, cinayetleri karartan kirli ilişkiler ağını konuşuyoruz.
Daha yakın zamanda gündeme gelen Gülistan Doku dosyasında ortaya atılan iddialar, toplum vicdanını derinden yaraladı. Yine Dorukhan Büyükışık olayında konuşulanlar, insanların devlet erkanlarına olan güvenini sarsacak boyutlara ulaştı. İddiaların odağında yalnızca sıradan kişiler değil; bürokratlar, mülki amirler, emniyet mensupları, siyasiler ve hatta çeşitli kamu görevlileri vardı.
Düşünün
bir şehirde cinayet işleniyor…
Birileri cesedi saklıyor…
Birileri delilleri yok ediyor…
Birileri kamera kayıtlarını siliyor…
Birileri dosyayı yıllarca rafta bekletiyor… birileri otopsi raporunu yanlış düzenliyor...
Ve herkes susuyor.
İşte toplumun en büyük korkusu tam da burada başlıyor.
Çünkü vatandaş, hakkını aramak için devletin kapısını çaldığında o kapının yüzüne kapanmasından korkuyor. Adalet arayan aileler yıllarca evlatlarının akıbetini öğrenemeden yaşamaya mahkûm bırakılıyor.
Eski bir deyim vardır:
“Dul bir annem var, bir namussuz sürekli onu rahatsız ediyor” diyen adama arkadaşları,
“Git kadıya şikâyet et” der.
Adam ise çaresizlik içinde şu cevabı verir:
“Annemi rahatsız eden zaten kadının ta kendisi… Ben şimdi derdimi kime anlatayım?”
Bugün toplumun yaşadığı çaresizlik tam olarak budur.
Elbette görevini namusuyla yapan, devletine sadakatle hizmet eden hâkimleri, savcıları, polisleri, askerleri ve bürokratları bu sözlerin dışında tutuyoruz. Ancak makamını, kimliğini, devletin aracını, silahını ve yetkisini, kirli ilişkiler için kullananlara söylenecek çok ağır söz vardır.
Çünkü devlet; suçluyu koruma makamı değil, adaleti sağlama makamıdır.
Faili meçhul cinayetlerde en büyük sorunlardan biri de “gizlilik kararı” adı altında dosyaların toplumdan kaçırılmasıdır. Yıllar sonra ortaya çıkan gerçekler elbette önemlidir; fakat geç gelen adalet, vicdanlarda açılan yarayı kapatmaya yetmez. Tam aksine, toplumun yargıya olan güvenini her geçen gün biraz daha aşındırır.
Bağımsız yargı ve özgür basın bir gün herkese lazım olacaktır.
Bu yüzden adaletin üzerindeki sis perdesini kaldırmak, yalnızca birkaç ailenin değil, bütün toplumun ortak meselesidir.
En büyük temennimiz; bundan sonra yaşanan şüpheli ölümlerin “intihar” denilerek kapatılmaması, delillerin titizlikle korunması ve faili meçhul dosyalara yeni halkalar eklenmemesidir.
Çünkü çözülmeyen her cinayet, yalnızca bir insanı değil; toplumun adalete olan inancını da toprağa gömmektedir.